8 Şubat 2012 Çarşamba

üç en tuhaf sözcük

gelecek dediğim anda
ilk sesli harf çoktan tarihe karışmış oluyor
sessizlik dediğim anda
onu yok ediyorum
hiç dediğimde
hiçlikten elle tutulur birşey yapıyorum

                            wislawa szymborska

--bugünlerde yine şiire düştüm, içime şiir düştü---

13 Ocak 2012 Cuma


kendi kendime konuşamadığım, sevgilimin bana konuşmadığı, sevgilimin kendi kendiyle de konuşamadığı, kedilerimiz olsa kedilerimizle konuşur muyduk acaba dedirten gün.

gece beni aramanı bekledim. aramayı bir an bile aklımdan geçirmedim. senin beni aramanı bekledim. ama aramadın. bu ne demek bilmiyorum. bunun sende var olan herhangi bir anlamı var mı onu da bilmiyorum. aramanı dilerdim, ama aramadın. tek bildiğim bu.

saplantıyla ilgili bir psikoterapi seansı öyküsü okudum dün gece. alttaki yeni evli kız böğürerek ağlayıp sessiz kocasına "sen beni sevmiyosuuun" diye bağırdıktan ve ben terlikle kafalarına vurup onları susturduktan sonra uyku girmeyen geceyarısı saatlerinde. gece tam yarılanıyordu ki, artık uyumak gerek diyip söndürdüm kindle'ın ışığını. sabah normalden 1 saat geç ancak uyanabildiğimde simitçinin sesini duydum. normalde benim uyandığım saatte değil de kahvaltıya yakın saatlerde geçerler. daha yataktan kalkmadan, daha gözümü açmadan, daha saate bakmadan, simitçinin sesiyle anladım geç kaldığımı. şarküteri olma hayaliyle bakkalını kapatıp, ancak simitçi olabilen erdal bakkalı sabahın köründe hatırladım desem yalan olur. şimdi yazarken hatırlıyorum onun smokiniyle simit satmasını. absürt olan, insanda acıma hissi oluşturmuyor. ben de hiç üzülmedim erdal bakkal'ın bu düşkünlüğüne. bir başka gün, ay'da dondurma satma ihtimali varken neyine üzüleyim...

sabah uyandım ki elektrikler kesik. hayat durmuş. kimse kalkmamış. ev ahalisi elektrik olmayınca -yani kombi sönmüş ve ev soğukken, banyo yapamayıp saç kurutamazken, aynada kendini görecek kadar bile ışık bulamazken- yataktan çıkmaya lüzum görmemiş anlaşılan.

saplantılı psikoterapi seansında, 70 yaşında, umutsuz bir aşka düşmüş kadında, kendi saplantılarıma çok benzer şeyler gördüm. var olanı değil kafasındaki açıklamaları ortaya koyuşunda ve asla ikna olmayıp kendi bahanelerini yaratmakta ben de en az onun kadar ustayım. doğrusu korktum. saplantılı olduğumu biliyorum ama bunu nasıl ve ne kadar normalleştirdiğim konusunda hiçbir kriterim yok. kendime dışardan baktığımda herşey normal görünüyor ve sen sevgilim, saplantılarımla baş edebilmek konusunda fazlasıyla vicdanlı ve yufka yüreklisin. bunun için beni fazla seviyorsun. üstelik senin kendi iç uğraşların da bir hayli fazla ve son birkaç gündür söylediğin kadarıyla bana onların çok ufak bir kısmını yansıtıyorsun. ergen olsaydım, neyin kafasını yaşıyoruz biz, derdim ama demiyorum. benim diyeceğim şu: içinde yaşadığımız balonlar, dışarıyı ne kadar net gösteriyor? biz dışarıya kendimizi ne kadar net gösteriyoruz? ve bu kavuşamama sürecinde neler daha neler birikiyor allahım ve bunlar kimbilir ne zaman ortaya aniden patlayarak çıkacak.

kendimden arınmaya ve kendim oluncaya dek soyunmaya ihtiyacım var...

28 Kasım 2011 Pazartesi

allahım! geleceği bilmemek midir bizi sana yaklaştıran? hayatlarımızın kontrolünün hiçbir zaman elimizde olmadığını biliyoruz ama, bunu hergün hergün hatırlamak acı veriyor allahım! bize yardım et...

11 Kasım 2011 Cuma

onbir onbir

11.11.11, 11:11

bütünleşmenin, birliğin, ortak duanın ve ortak kulluğun, hayatımızdaki tüm sevginin birarada oluş anı.

seni seviyorum sevgilim.

23 Ağustos 2011 Salı

herşey hazır:

ev, araba, havlu, bahçe, şezlong.

iç, dış.

resmi, idari, izin, mizin.

yol, bilet, kitap, yazı.

alışveriş listesi, yolculuk listesi, kontrol listesi.

öncesi, sonrası.

ahh ama...



GEÇMİYOR GÜNLER GEÇMİYORR!

25 Temmuz 2011 Pazartesi

senle geçirdiğim günlerin (bazen saatlerin) ardından işe geldiğimde hep asık suratlı oluyorum biliyor musun? sanki gezegenini terk etmek zorunda kalmış ve yeryüzüne düşmüş bir uzaylı gibi. "merhaba, ben dostum" sözcükleri çook uzak. "yo f*cking motherf*ckers!" diyesim geliyor böle suratlarına suratlarına :P

20 Temmuz 2011 Çarşamba

uh!

sabah uyandım ve kafayı kaldıramadım. boynum tutulmuş. tam da senden hemen sonra. sen ta orada hasta olduğunda ve ben sana "dikkatsizsin sevgilim, pencere açık yatılır mı" diye ahkam keserken, hemen ardından uzun zamandır olmamış bir şekilde boynum tutuluyorsa, ben sevdiğimi hissediyorum demek ki arkadaş! ben hamile kaldığımda senin de göbeğin şişmezse alınırım ama bak! :P

rüyamı gerçek gibi yaşadım bu gece. ve hatta sabahına uyanıp da rüyamı hatırladığımda, sanki dün yaşadığım bir olaymış gibi oldu: ibrahim tatlıses'in evine gitmişiz. bahçeli, kalabalık ve büyük bir köy evi gibi. avluda sandalyeye oturmuş geleni gideni bekliyor. ben hiç inanmıyorum iyileştiğine, ama yanına gidince sadece biraz yaşlanmış gibi görünüyor. biraz da kafatasının şekli bozulmuş sanki, biraz da kamburlaşmış. ama kafasına kalaşnikof mermisi giren bir insan için, çok iyi durumda yani. elini öpüyorum, sarılıyorum. bana kendi iyi halini göstermiş olmaktan pek mutlu.

sonra (ya da önce, rüya zamanındaki başka bir zamanda), kiraz tarlasında idim. çok fazla kiraz vardı. onları yiyordum. işçi kadınların kirazları tasnif ettiği bir mekanda oturuyor, kocaman kırmızı kirazları izliyordum. kiraz mevsimi, sevişme vaktidir, bilirsin. sait faik söylediğinden beri herkes bilir.

sevişme vakti yaklaştı, belki ondan...